Şubat 20, 2009
Türkçe'yi katleden arapça ve farsça sözcükler

Kaynak;Cengiz Özakıncı - Dünden Bugüne Türklerde Dil ve Din
Arapça, Farsça Kökenli Sözcüklerin Türk Dilinde Ses ve Anlam Değişikliğine Uğraması
…..Dilediğim o dur ki, geğirdikten sonra "estaaafurullah" çeken görgüsüzler gibi olmayalım. Nedir bu Arapça "estağfurullah" sözünün anlamı ki, lahmacun yedikten sonra geğiren Türk, bu işe Allah'ın adını karıştırma gereği duyuyor? Bir anlamlandırmaya göre bu Arapça sözün anlamı: "Tanrıdan korunma dilerim,"dir. İyi de, bu sözleri diline dolayan kaç Türk, onun bu anlamını bilerek kullanıyor? Çok az. Üstelik, Türk'ün dilinde "estağfurullah" sözünün "ğ"si uçuyor, "estaafurullah"a dönüşüyor ki; "estaafurullah" sözcüğünün Arapçada anlamı: "Tanrı'dan şişmanlamayı dilerim," oluyor. Lahmacun yedikten sonra yüksek sesle geğiren Türk, "ğ"yi atlayarak "estaafurullah" deyince, "Tanrı beni şişmanlatsın" demiş olur ki, gerçekte ne dediğinin ayırdında bile değildir. Alışkanlığa dönüşmüştür..Bir bilgin yeni bir buluş mu yaptı, bu buluşun adı Latince ya da Grekçe olarak konulur. Bir düşünür, ortaya bir kavram mı atacak? Önce Latince, Grekçe bir sözcük arar. Bu onların saplantısıdır. Oysa, Türkler, "kutsal" diye dillerine aldıkları Arapça sözcükleri kavga alanına, sövgü alanına bile sokmuşlardır; bu nasıl kutsallık? "İbne", "sülale", "ecdat", "kabız" vb. gibi binlerce Arapça sözcük, Türk'ün diline yüzyıllarca "kutsal" oldukları söylenerek sokulmuştur, ancak bu sözcükler sonunda sokağa düşmüşlerdir; bu nasıl olabiliyor? "Arab" sözcüğü bile, Türkün dilinde olumsuz bir anlama gelir; kara derili kişilere ad olmuştur. "Kara" anlamıyla "arab" sözcüğü Grekçede vardır; îbranicede de "Ar-B", "karanlık" demektir. Oysa Araplar karaderili değildirler. Türk, saçma bir söz duyduğunda; "Anladıysam Arap olayım," der. "Arap" sözcüğünü olumsuzlumak için kullanır.Görülüyor ki, Arapça sözcüklerin bin yıl önce Türk diline sokulma gerekçesi olarak kullanılan "kutsallık" savı ile, Arapça sözcüklerin Türk
dilindeki kutsallık dışı kullanım biçimleri birbirine uymadığı için, Türk Dil Kurumu, dilde özleştirme çabalarına başladığında, hiç bir Arapçı Arapça'dan dilimize giren sözcüklerin "kutsal" olduğunu, bu nedenle atılmaması gerektiğini savunanamıştır. Oysa dilimize sokulma gerekçeleri, bu sözcüklerin "kutsal" olmaları idi. Demek ki süreç içinde kutsallıkları öyle çiğnenmiştir ki, artık Türkçedeki Arap kökenli sözler "kutsallık" gerekçesiyle savunulamaz duruma düşmüş ve yeni gerekçeler uydurmaya başlamışlardır.
Arapça, Farsça Kökenli Sözcüklerin Artık Türkçeleşmiş Olduktan Savı
Dilimize Arapçadan, Farsçadan sokulan sözcüklerin yerlerine Türkçeleri konularak atılmasına karşı çıkanların son gerekçeleri şudur:
"Bunlar artık Türkçeleşmiş sözcüklerdir. Bunlar artık Arapça, Farsça, yabancı sayılmamalıdırlar. Bunlar Türk diline girdikten sonra öyle anlam ve ses değişikliklerine uğramışlardır ki, bunları artık Araplar, Farslar bile tanıyamazlar. Öyleyse bunları Arapça, Farsça olarak nitelendirmek yanlıştır. Bunlar Türkçeleşmişlerdir; Türkçe sayılmalıdılar."
Ben bu görüşleri doğru sayarsam, kendi savımla çelişir miyim? Benim savım "Türk dilinin yabancılaştırıldığı" idi. Bunların savı ise "Yabancı sözcüklerin Türkçeleştirildiği"dir. Bir an için, Arapça sözcüklerin Türkçeleştirildiğini doğru sayalım. Şu demektir: "Bu sözcükler Arapça'dan geldiler, ancak artık anlamlan Arapçada taşıdıkları anlamlar değil,bizlerin onlara yakıştırdığımız başka anlamlardır. İkinci olarak, bunlar Türkçeye Arapçadan geldiler, ancak bunların Türkçede söyleniş biçimi Arapların bile duysalar tanıyamayacakları bir biçimdedir." Evet, bunlar gerçekten de doğru saptamalardır.gelgelelim, bu olayda "yerlileşme" yok, tersine bir "çifte yabancılaşma" vardır. Yabancı kökenli sözcüklerin Türk diline olağanüstü yoğunlukta girmesiyle Türkçede bir "yabancılaşma" olurken, Türk diline giren yabancı sözcükler de Türkçeye girmekle kendilerine yabancılaşmışlardır.
Öyleyse bunları Türk sayalım, olsun bitsin..
Olmaz da, bitmez de...
Niçin olmaz, bitmez?
Çünkü dilimize giren yabancı kökenli sözcükler, bizim yerli sözcüklerimizi öldürmeden, yan yana yaşayamıyorlar; bizim yerli sözcüklerimizin yapılabilecekleri işleri yapmaya girişip, bizim yerli sözcüklerimizi öz yaşamımızdan kovarak, onları öldürüyorlar. Yabancı sözcük geliyor, yerli sözcüğü öldürüp, onun yerine geçerek kendini yaşatıyor. Hangi toplum, kendi öz varlıklarını öldüren yabancıları "sen artık bizdensin" diye bağrına basar? Yabancılar ancak kendi öz sözcüklerimizin yapamayacakları işler varsa gerekli olurlar. Türk dilinde yerli sözcüklerin yapamayacağı iş yoktur. Şu ya da bu işi yerli sözcüklerimiz göremez, bu nedenle o işi gördürecek bir yabancı sözcüğe gerek var, diyenler yalan söylemektedirler.
Türk dil ormanına yıllar önce Arabistan'dan getirilip bırakılan sözcükler, gerek seslendirme, gerek anlam bakımından başkalaşmış, kendi köklerine yabancılaşmışlardır, ancak bu başkalaşmayı "Türkleşme" olarak nitelemek doğru değildir. Türkleşmek için Türk dil ormanında kök salmış, dal budak vermiş olmak gerekir. Türkçe sözcükleri Türkçe olamayan yabancı sözcüklerden ayıran en önemli özellik, öztürkçelerin Türk dilinde köklü, gövdeli, dallı, gerektiğinde yemiş veren nitelikte oluşudur. Arapçadan ya da başka dillerden, Türkçe’ye giren sözcüklerin en önemli özellikleri ise, üremez, türemez, gerektiğinde yemiş veremez nitelikte olmalarıdır. Türk dilinin kurallarına göre çekilemeyen, gerektiğinde kendilerinden yeni sözler türetilemeyen bu sözcüklere Türkçeleşmiş denilemez; çünkü ancak çekilebilir, türeyebilir olsalardı Türkçeleşmiş sayılabilirlerdi. Biz dilimize yabancı dillerden gireri sözcüklerin dişilerine oğlumuzu, oğullarına kızlarımız! vermemişiz; onları kendi çocuklarımızla evlendirmemişiz; bunlara nasıl Türkçeleştiler diyebiliriz?
Dilimizdeki Arapça, Farsça, Yabancı Kökenli Sözler,
Dini Doğru Anlamaya da Engeldir
Türk diline Arapçadan geçen, Türk dilinde yuvarlanıp söylenişleri de anlamları da değişen Arapça kökenli sözcükler, yalnızca düşünsel üretimimize ket vurucu olmakla kalmayıp dinimiz açısından dahi büyük sakıncalar doğurduktan için, Türk dilinden atılmalıdırlar.
Bunu bir örnekle görelim: Mehmet Akif Ersoy, bilindiği üzere bütün Müslümanların dini bütünlüğüne saygı duydukları bir ozanımızdır. T.B.M.M, 1926'da birgün Kur'an'ı Türkçeye çevirmekle görevlendirmiştir. On yla yakın bir süre bu iş üzerinde çalışan Ersoy, bakın ne demiştir:
Aman Yarabbi! Kur'an ne söylüyor, biz ne anlıyoruz (Kur'anda geçen) "sabır", "katlanmak" değil; "göğüs germek" demektir. Neye göğüs germek? Evet, sonunda katlanılamayacak acılara katlanma ızdırabına mahkum olmak için, önceden her türlü şedaide, her türlü mezalime, mertçesine, insancasına göğüs germek. Fedakarlıkların semtine uğramayarak, miskin miskin oturmak, sonra da hissesine düşecek rüsvalığı "kader böyle imiş, tahammül etmeli" diye bazıma çalışmak, hiç bir zaman (Kur'an'da geçen) "sabır" (sözcüğü) ile telif olunamaz.
Mehmet Akif Ersoy, Kur'an'da geçen "sabır" sözcüğünün Kur'an'da taşıdığı anlam ile; dilimizde ki anlamı arasında bir uyuşmazlık saptamış. Kur'an'da geçen "sabır" sözcüğü, bizim dilimize Arapça'dan geçen "sabır" sözcüğü ile eş anlamlı değildir, diyor. Öyleyse, Türk çevirmen, Kur'an'da karşısına çıkan "sabır" sözcüğünü Türkçe çeviriye "sabır" diye, olduğu gibi geçirirse, bu, Kur'an'da karşısına çıkan "sabır" sözcüğün anlamını vermiş olmayacak; başka bir anlam vermiş olacaktır
T.B.M.M'nin Atatürk Döneminde Kur'an'ı Türkçeye çevirmekle görevlendirdiği Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır 1937'de basılan "Hak Dini Kur'an Dili" adlı 9 ciltlik çalışmasının sunum bölümünde bakınız ne diyor:
Kur'an'ı tercüme ettim veya ederim diyenler yalan söylemiş olmaz da ne olur?
Peki Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır nasıl bir çalışma yapmış? Kendisi yaptığı çalışmayı şöyle açıklıyor:
Mesela (Kur'an'da geçen) Arapça "hamd"e (Osmanlıca) "hamd", Arapça "rahmet'e (Osmanlıca) "rahmet", (Kur'an'da geçen) Arapça "hidayet'e (Osmanlıca) "hidayet" dedim.
(Kur'an'da geçen) Arapça "zulmet"e (Türkçe olarak) "karanlık" dedimse, (Kur'an'da geçen) Arapça "nur ve ziya" yerine (Türkçe) "aydınlık ve ışık" demek için ısrar etmedim. "Gök" yerine Arapça "sema"yı tercih ettiğim mevki (yer) oldu. Ekseriya "gökler ve yer" dedimse, bazen da (Arapça) "semavat-ü arz" demek daha hoşuma geldi. "Güneş ve ay" dedim, lakin "güneşi ve ayı" diyemediğimden (Arapça) "şems-ü kamer"i tercih ettim.Bütün halk Arapça "rabbülalemin"i tanırken "alemlerin rabbı" demekte faideden ziyade zarar gördüm. (Kur'an'da geçen) "sıratı müstakim" yerine "müştekim sırat" diyemedim; (Türkçeleştirip) "doğru yol" dediğim zaman da (Arapçadaki) "sırat'im nüktesiyle (Arapçadaki) "istikamet'in zevkinden bir şey zayi olduğunu hissettim.
Bu sözlerden açıkça anlaşılıyor ki: Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Kur'an'ı Türkçe'ye çevirmekten çok, kendi beğenilerini ve kendi Araplaşma düzeyini sergilemenin ardına düşmüş. Çevirmenimizin "hoşuna gelmemiş" kimi Arapça sözcüklerin Türkçesini kullanmak. Türkçede karşılığı olan, olduğu bu çevirmence de bilinen kimi Arapça sözcüklerin, Türkçesi yerine Arapçasını kullanmak, çevirmenin beğenisini okşuyor. Arapça bilmeyen kişileri aydınlatmaktan çok, kendi beğenilerini sergileyen bu gibi çevirmenlerin, vay haline! Tanrı onlara "hoşlarına gelecek" bir "ödül" versin...
Kategori: (Belirtilmemiş) :: Yorum yaz!
:: Arkadaşına Gönder!










