Osmanlı'da milliyetçiliğin etkileri..



Atatürk ve Milliyetçilik--Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu
 
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 2, Cilt: I, Mart 1985

Milliyetçilik, Atatürkçü düşünce sisteminin başlıca ilkelerinden biridir. Öteki Atatürk ilkelerinden ayrılamaz.

Millî Mücadele, Türk milliyetçiliğine ve Türk milletinin bağımsız yaşama azmine dayanılarak kazanılmıştır.

Atatürk’ün kurduğu ve genç kuşaklara emanet ettiği Türkiye Cumhuriyetinin Anayasaları milliyetçiliğe önemli bir yer vermiştir. 1924 Anayasasına 1937 yılında yapılan ilâveler sırasında, milliyetçilik, diğer ilkelerle birlikte, devletin temel ilkelerinden biri olarak kabul edilmiştir1. Cumhuriyet döneminin öteki Anayasalarında da, milliyetçilik, temel ilke olarak yer almıştır2.


OSMANLI DEVLETİNDE MİLLİYETÇİLİĞİN ETKİLERİ VE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN UYANIŞINDA GECİKME.

Osmanlı Devleti ilim ve teknoloji alanlarında (bunun sonucu olarak da ekonomi ve askerlikte) geri kalıp zayıflamanın sonuçlarını yaşarken, Fransız ihtilâlinin yaydığı milliyetçilik akımı da çok çeşitli kavimlerin ve dinlerin iç içe yaşadığı İmparatorluğu etkilemeğe başlamıştı.

Önce imparatorluğun hıristiyan unsurları arasında,yabancı devletlerin de kışkırtma ve destekleriyle uyanan ve güçlenen milliyetçilik akımları, daha sonraları -yine dıştan gelen bölücü kışkırtmaların eklenmesiyle-Osmanlı sınırları içindeki bazı müslüman kavimler arasında da etkisini gösterdi.

Selçuklu ve Osmanlı devlet ve medeniyetlerinin kurucu ve yönetici unsuru olan Türk unsuru, ne yazık ki çağdaş anlamda bir “millet” olma fikir ve bilincine kavuşturulmamıştı. Bu bilincin geliştirilmemiş olması yüzünden, zamanla, Türk unsuru adeta kendi devletinin sınırları içinde bir azınlık durumuna düşürülmüştü. Atatürk’ten önce “vatan” üzerine çok yazı yazılmış, fakat Türk unsurunun millî menfaatini üstün tutan, gerçek bîr “anavatan” anlayışı bir türlü gelişmemişti.

Avrupa milletlerinin kurdukları imparatorluklarda daima bir “anavatan” vardır, imparatorluk da kursalar, bu milletler, anavatanlarını unutmadılar. Osmanlı Devletinde ise, Hristiyan ahalinin kendi vatanları saydıkları yerlere veya Arablarla meskûn ülkelere bütçelerden yapılan yatırım ve yardımlar, milliyetçi bir vatan anlayışı ile Türk “anavatan”ı sayılması gereken yerlerden esirgenmişti8. Yayılma döneminde, Osmanlı yönetimine giren her yeri “vatan” sayan bir anlayış hüküm sürdüğü gibi; Osmanlı Devletinin çöküş yıllarında da islâm dininin yayılmış olduğu, “şeriatın hüküm sürdüğü” her yeri vatan gibi gören panislamist bir anlayış mevcuttu9. Osmanlı imparatorluğu çözülmeğe ve savunulması gereken Türk ülkesinin sınırları küçülmeğe devam ederken, gerçekleri hesaba katmayan maceracı bir yaklaşımla, “vatan”ı devletimizin yönetimindeki yerlerin dışında ve çok ötesinde arayanlar da vardı. Bu arada, yüzyıllardan beri Türklerin büyük çoğunlukta olduğu en güzel, en verimli yurt topraklarını bile elimizden almak için, emperyalist ülkeler, içteki hristiyan unsurlarla elele, yeni plânlar hazırlıyor ve adım adım uyguluyorlardı. Korumamız gereken anavatanı vaktinde sağlıklı ve gerçekçi şekilde belirleyememek yüzünden, Türklerin yüzyıllarca üzerinde yaşayıp yönetmiş oldukları çok değerli vatan parçaları kaybedildi.

Namık Kemal’in, nice kuşaklara vatan ve hürriyet aşkını aşılayan büyük bir fikir ve sanat adamı olduğundan şüphe edilemez. Atatürk’ün fikrî yetişmesinde, yüreğini saran vatan ve hürriyet sevgisinde, Namık Kemal’in de izi olduğunu çok iyi biliyoruz. Ne var ki, Namık Kemal’deki vatan anlayışı bile, Devletin kurucusu olan Türk unsura ait bir “anavatan” anlayışı olmaktan uzaktı. Aslında, kafası ve yüreği ile, bir Türk Milliyetçisi olduğuna inandığımız Namık Kemal, Osmanlı Devletini parçalayacağı korkusu ile, açıktan açığa Türklük davasını savunamıyordu. Amacı, şüphesiz, Türk’ün kurduğu o haşmetli imparatorluğu koruyabilmekti.

Namık Kemal, “İnsan vatanını sever, çünkü...” diye başlayan coşkulu cümlelerle, vatan sevgisinin gerekçelerini, derinliğini, kutsallığını çok güzel anlatır. Ancak, Osmanlı vatanını parçalamağı amaçlayan ve Türklerden başka bütün unsurları sarmış bulunan “milliyetçilik” cereyanlarını bilerek görmezlikten gelir. Namık Kemal, ne Girit’te, ne Balkanlarda, ne Arabistanda bir olay çıkabileceğine ihtimal vermediğini belirtir. “İttihad-ı anâsır” görüşünün hâkim olduğu bu ve benzeri yazılarında Namık Kemal “Osmanlılık”tan bahseder, “Türk” ve “Türklük” sözlerine pek yer vermez 11.

Batı’da milliyetçilik akımının en güçlendiği dönemde bile, Türkiye’de “millet” sözü daha çok hristiyan kavimler için ve “dinî cemaat” anlamında kullanılıyordu. Vatanın bir galibin kılıcı veya bir kâtibin kalemi ile çizilmiş açık sınırlarla belirlenemeyeceği fikri hâkimdi12.

Dünya Osmanlı ülkesinden ve devletinden “Türkiye”, “Büyük Türk’ün İmparatorluğu” diye bahsettiği; bu devleti kuran ve yöneten milleti” Türkler” diye adlandırdığı ve Türkler dışındaki bütün Osmanlı kavimleri kendi millî benliklerine sahip çıktıkları halde, Türkler, kurucusu oldukları devletin parçalanmasını hızlandıracağı kaygusuyla, “Türkiye”, “Türk milleti” gibi sözleri kullanmaktan ve kendi millî benliklerini açıkça savunmaktan çekinir halde idiler.

 Fransız seyyahı Jean Thevenot, 1656 da yayınlanan ilginç seyahatnamesine “L’Empire du Grand Turc Vu Par un Sujet de Louis XIV” (XIV. Lui’nin bir Tebaasının Gözüyle Büyük Türk’ün imparatorluğu) adını vermişti. David Kushner, “ Türk Milliyetçiliğinin Doğusu” adlı eserinde, “Avrupalılar, Osmanlılardan ve Osmanlı imparatorluğundan bahsederken, uzun süredir, Türkler ve Türkiye adını kullanıyorlardı” der. (Ş.S. Türet tercümesi, istanbul 1979, s. 12). Buna karşılık, Osmanlı aydınlarının “Türk” ve “Türkiye” sözcüklerini kullanmaktan ne ölçüde çekindiklerini, milliyetçi yazar Ömer Seyfettin şu sözlerle anlatır: “Türk, Türkler, Türklük, Türkiye kelimeleri ağza alınmıyor, hatta en muktedir muharrirler Memâlik-i Osmaniye’ye Avrupalıların ‘Türkiye’ demesine ... kızıyorlardı” {Türklük Ülküsü, istanbul 1977 baskısı, s. 42). Türk milletinin ve Türk sözcüğünün çok eski bir tarihe sahip olmasına, binlerce yıldan beri nice Türk devleti kurulmuş bulunmasına, Selçuklu ve Osmanlı Devletlerinin kurucularını ve temel unsurunu Türkler teşkil etmesine rağmen, Osmanlı devletinin son döneminde, çağın gerektirdiği şekilde millî bilincine kavuşmakta ve milliyetçiliğe sarılmakta en çok gecikenler, Türkler oldu.

Millî uyanıştaki bu gecikmenin Türk milletine ne kadar pahalıya mal olduğunu, Atatürk, 1923 de, şu sözlerle açıklamıştır:


“Biz, milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş ve çok ilgisizlik göstermiş bir milletiz- Bunun zararlarını fazla faaliyetle telâfiye çalışmalıyız… Çünkü, tarih, hâdiseler ve müşahedeler, insanlar ve milletler arasında, hep milliyetin hâkim olduğunu göstermiştir...” “Özellikle bizim milletimiz, milliyetini ihmal edişinin çok acı cezalarını çekmiştir. Osmanlı İmparatorluğu içindeki çok çeşitli toplumlar hep millî inançlara sarılarak, milliyetçilik idealinin kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu, onlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu, sopa ile içlerinden kovulunca anladık. Kuvvetimizin zayıfladığı anda bizi hor ve hakir gördüler. Anladık ki, kabahatimiz kendimizi unutmuş olduğumuzmuş. Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak, ilk önce biz kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti; hissî, fikrî ve fiilî olarak bütün davranış ve hareketlerimizle gösterelim; bilelim ki millî benliğini bulmayan milletler başka milletlerin avıdır” 13.

Tanzimat dönemi gelişmelerine Prof. Hilmi Ziya Ülken’in koyduğu teşhis de üzerinde durulmağa değer önemdedir:

“Bu geç kalmış ve yarım batılılaşmanın siyasî ve medenî zararları birer birer meydana çıktı: Avrupa emperyalizmi doğunun eski imparatorluklarını parçalamağa hazırlanıyordu. İmparatorluk içindeki, aralarında uyum bulunmayan unsurlar bundan yararlanarak ayrılmağa çalışıyorlardı. Modern batı milletlerinde yaygın olan hürriyet ve eşitlik fikirlerinin benimsenmesi, böyle zoyıfbir durumda fayda yerine zarar veriyordu: Bu fikirler hâkim unsur olan Türk milletinin hemen hiç işine yaramadığı halde, ayrılmak isteyen unsurlar bu fikirlere dayanarak, bağımsızlık davasına kalkıyorlardı. Bu suretle Namık Kemal’in getirdiği “vatan” fikri millî birlik şuuru ile birleşmediği için vuzuhsuz ve verimsiz kaldığı halde, “hürriyet” fikri Türk olmayan kavimlerin işine yaradı” 14.

Vatan fikri ve hürriyet ideali ile Türk millî bilinci birleşse idi, uyanış ve kurtuluş çok daha erken olacaktı.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !